Bugun...


VELİ BAYSÜLEN

facebook-paylas
EYT SORUNU VE GERÇEKLER !
Tarih: 03-12-2019 12:51:00 Güncelleme: 03-12-2019 12:51:00


30 yaşın üstündekiler iyi hatirlarlar, yıl 1999, iktidar da, Bülent Ecevit başkanlığında DSP, MHP ve ANAP üçlü koalisyonu var. Tesadüf bu ya 1963 yılında, işçilerin sendika, toplu sözleşme ve grev hakları için, 274 sayılı Sendikalar ile 275 sayılı Toplu Sözleşme Grev Lokavt Kanunlarının çıkarılmalarına öncülük ettiği için, kendisine işçilerin babası ünvanı verilmiş olan o zamanın Çalışma Bakanı Bülent Ecevit şimdi, çalışanların tamamı için hak kayıplarına neden olacak, bir düzenlemeyi yapmak durumunda. Çünkü 1980 yılından beri Türkiye'de uygulanmakta olan, neoliberal yeni ekonomik sistem, Sosyal Güvenlik sistemini devletin sırtında yük olarak görmekteydi. Bu anlayışa göre ekonominin zorda olmasının baş nedeni Sosyal Güvenlik sistemine bütçeden kaynak aktarılmasıydı. Bu nedenele, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası (DB) kredi vermek için, Sosyal Güvenlik sisteminde ciddi bir reform yapılmasını ve vatandaşlara tanınmış olan , Sosyal güvenlik haklarında kısıntıya gidilerek, emeklilik yaşının yükseltilmesini şart koşuyorlardı. Zira uluslararası sermayenin temsilcileri olan bu finans kuruluşlarına göre, Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinden olup, Anayasa ile güvence altına alınan, Sosyal Devlet ilkesinden dolayı, yurttaşların vergilerinden yani bütçeden, Sosyal Güvenliğe kaynak aktarılması devletin yaşadığı ekonomik krizin baş nedeniydi. Dolayısıyla, Sosyal Güvenliğe bütçeden kaynak aktarılmasına son verilmeliydi.
 
Peki durum böyle miydi? Ekonomik krizin nedeni Sosyal Güvenliğe kaynak aktarılması mıydı? Elbette değildi.
 
Çünkü, Türkiye'de, işçi, işveren ve devletin ortak katkılarına dayanan karma sosyal güvenlik sistemi uygulanmaktaydı. Dolayısıyla, bütçeden sisteme yapılan kaynak aktarımı, sistemin açığını kapatmak için değil, devletin işveren sıfatıyla, istihdam ettiği, kamu çalışanı işçi ve memurların, Sosyal güvenlik primimine karşılık aktardığı paraydı. Bu gerçeğe rağmen, devletin, çalıştırdığı işçi ve memurların primlerinin karşılığı olarak, sisteme yaptığı para transferi, sistemin açığını kapatmak için yapılıyormuş gibi, topluma lanse edildi. Hatta o kadar ileri gidildi ki, Sosyal Güvenliğin devleti batıracak, bir kara delik olduğu yönünde algı oluşturuldu. Zira ülkede 24 Ocak 1980 tarihinde ilan edilen ve 12 Eylül darbesinin getirdiği baskı rejimi ile uygulamaya konan yeni liberal ekonomik programın, en önemli hedeflerinden biri sosyal devleti tasfiye etmekti. Bu hedefe ulaşmak için, adım adım izlenen bir strateji ile önce bu sistemin devletin sırtında yük olduğu algısı oluşturuldu. Halbu ki, Türkiye'de parçalı da olsa, Sosyal Güvenlik sisteminin yürürlüğe girdiği tarihlerden itibaren, işçi, işveren ve devlet tarafından, çalışanlar adına aktarılan primlerle sistemde ciddi bir birikim sağlanmıştı. Ancak bu birikim, yıllarca devlet tarafından çeşitli yatırımlarda kullanıldı. Sosyal Güvenlik Kurumları, Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) ile Emekli Sandığının (EMS) aktarılan kaynakları ile kent merkezlerinde, yapılan çarşılar, iş merkezleri, gökdelenler, oteller daha sonra birilerine peşkeş çekildi. Bütün bunlara rağmen, algı operasyonu ile sosyal devlet, topluma devletin sırtında yük olarak gösterildi.
 
Evet, 1999 yılının ilk aylarında, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca, sistemde köklü değişiklikler yapacak ve önemli hak kayıplarına yol açacak bir kanun tasarısı hazırlanmıştı. Sendikalar, demokratik kitle örgütleri ile muhalefet partilerinin tepki gösterdikleri kanun tasarısına karşı, çeşitli eylemler yapılmıştı. Bu süreçte eylemlerin sonuncusu olarak, 22 Temmuz da, yazın kavurucu sıcağında, TÜRK-İŞ öncülüğünde Ankara'da, yüzbinlerce kişinin katıldığı bir miting gerçekleştirilmişti. İlginçtir, bu mitinge, o zamanın Anamuhalefet partisi olan Refah Partisinde siyaset yapmakta olup, daha sonra bu partiden ayrılarak, sosyal güvenliği kökten değiştirecek ve daha büyük hak kayıplarına yol açacak kanunlara imza atacak olan, Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) kuruculuğunda görev alacak, birçok milletvekili de, katılmış ve destek vermişti. Aynı şekilde o günlerde ANASOL hükümetinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak, kanun taslağının hazırlanmasında önemli rolü bulunan ve bugünlerde mevcut iktidarın, EYT'liler politikasına sert eleştiriler yönelten kişi ise Yaşar Okuyan'dı. Eh yani, Türkiye gibi, rahmetli Demirel'in dün dündür, bugün bugündür söyleminin siyaset felsefesi olduğu bir ülke de, siyasetçilerin, bugün, dün söylediklerinin tersini söyleyip, yapmaları olağandır. 
 
22 Temmuz mitinginden sonra tartışmalar durulmuş gibi görünse de, 17 Ağustos Marmara depremini fırsat bilen zamanın koalisyon hükümeti, 506 sayılı SSK, 5434 sayılı EMS ve 1479 sayılı BAĞKUR kanunları ile onların devamı olan kanunlarda, değişiklik yapan ve geçmişe dönük, kademeli emeklilik getiren 4447 sayılı, kanunu 25 Ağustos 1999 tarihinde, TBMM'de kabul ettirdi. Kanun 8 Eylül 1999 tarihinde, Resmî Gazete de, yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanunla, 8 Eylül 1999’dan itibaren işe girenler açısından emeklilik yaşı kadınlarda 58’e, erkeklerde 60’a çıkartıldı. Söz konusu tarihte emekliliği hak etmiş olanlar ile emekliliği hak etmesine 2 yıldan az kalanların haklarına dokunulmadı isede emekliliğine iki yıldan fazla olanlar için, başlama tarihlerine göre, kademeli geçiş getirildi. 
 
İşte bütün meselede burada. Bugün Emeklilikte Yaşa Takılanlar, kısaca EYT olarak bilinenler bu kanunun kademeli geçişle mağdur ettiği kişilerdir. Zira aşağıdaki açıklamalarımda görüleceği gibi, bu düzenleme bir hak gaspına yol açmıştır. Evet bir ülkeyi yönetenler, zaman zaman ülkenin nüfus yapısı ile bu nüfusta ki demografik değişimi bilimsel veriler ışığında gözlemlerler ve bilimin yol göstericiliğinde diğer birçok alanda olduğu gibi, Sosyal Güvenlik alanında da gerekli düzenlemeleri yaparlar. Ancak burada dikkat edilecek husus kazanılmış haklara dokunmamak olmalıdır. Ne yazık ki, gerek 4447 sayılı kanunda gerekse, Anayasa Mahkemesinin, kademeli geçiş süreleri bakımından, hakkaniyete uyulmadığı gerekçesiyle, kanunun kademeli geçişi düzenleyen maddesini iptal etmesinin yol açtığı boşluğu doldurmak için, 2002 yılında çıkarılan, 4759 sayılı kanunla yapılan düzenlemede, bu ilke gözetilmemiştir. Zira bu kanunlarla değiştirilen, SSK, EMS ve BAĞKUR kanunlarında bulunan hükümlere göre çalışmaya başlamış olanlar, yürürlükteki mevzuatta bulunan emekli olma şartlarına göre çalışmaya başlamış olup, bu şartları yerine getirdiklerinde emekli olma hakkına sahiptiler. Bu kişiler mevcut mevzuatın kendilerin tanıdığı hakları ve koyduğu şartları kabul ederek, çalışmaya başlamışlardır. Yine bu kişiler çalışmaya başlamakla birlikte, mevcut mevzuata göre sisteme aktarmaları gereken primin maaşlarından kesilmesine ve aktarılmasına onay vermişlerdir. Bir başka değişle, sisteme dahil olan yurttaşlar ile devlet arasında, bir akit (sözleşme) bağıtlanmıştır. Aslında gerek uluslararası hukuk, gerekse Türk Medeni hukuku açısından bakıldığında, akit yapan iki taraftan birinin, süreç içinde akiti değiştirme ve yeni şartlar koşma hakkı yoktur. Kaldı ki, olayımızda kazanılmış haklar geri alınmıştır. Kazanılmış hakların geri alınması hukuken, mümkün değilken, devleti yönetenler, ellerinde bulunan kanun yapma yetkisini kötü niyetli kullanmışlar ve devletin milyonlarca yurttaşla yaptığı akidi, bozmak suretiyle, kazanılmış hakları geri almışlardır. Bunun adına hukuksuzluk denir. 
 
Halbu ki yukarı da belirttiğim gibi, önceki sosyal güvenlik kanunlarında, erkek ise 25 yıl, asgari 5000 iş günü, kadın ise 20 yıl asgari 5000 gün prim ödemek şartını yerine getiren çalışanın emekli olması hükmü bulunuyorken, bu hüküm yok sayılmış ve işe başlama tarihlerine göre, yaş sınırı getirilmiştir. Buna futbol terimi ile hakemin maçın ortasında kural değiştirmesi denir. İşte uzun süredir, Türkiye'de gündemden düşmeyen EYT sorunu buradan kaynalanmaktadır. Kuşkusuz 4447 sayılı kanun, yürürlük tarihinden itibaren makul bir süre gözeterek, belirleyeceği bir tarihten sonra çalışmaya başlayanlar için bir geçiş süreci getirmiş olsaydı bu sorun yaşanmayacaktı. Zira yeni kanunun belirlediği tarihten itibaren, işe başlayacak olan her yurttaş, yeni kanunla getirilmiş olan emekli olma şartlarını kabul etmiş olacak ve bu şartlarla devletle akit yapmış olacaktı.
 
Evet görüldüğü gibi Cumhurbaşkanının zaman zaman dile getirdiği gibi, EYT'lilerin talebi, erken emeklilik, ardından da ikinci bir işte çalışmak değil. 1999 yılı öncesi, işe girmiş olanlar açısından hak kaybı getirmiş olan, bu düzenlemenin yol açtığı hak kaybının ortadan kaldırılması ve emeklilik haklarının iadesidir. Kaldı ki bir hakkın iadesi talebine karşılık maliyet hesabı yapılması, kabul edilecek bir durum değildir. Zira emeklilik maliyetle ölçülmesi mümkün olmayan, her yurttaşın, yurttaşlık hakkıdır. Kaldı ki bu hakkın tanınmasının maliyetinin de, Cumhurbaşkanının açıkladığı rakamla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Çünkü Cumhurbaşkanı kanunun çıktığı 1999 yılından itibaren, kademeli geçişten etkilenecek olan, çalışanların tamamı için, global bir rakam vermektedir. Halbu ki, kanunun yürürlüğe girdiği 1999 tarihinden bugüne kadar geçen 20 yıl içinde, kademeli geçişin etkilediği çalışanların büyük çoğunluğu emekli olmuştur. Kanunun getirdiği kademeli geçişten etkilenenler için, son tarih olan 2024 yılının sonuna kadar, etkilenecek toplam çalışan sayısının, bugün için, 1,5 milyon kişi civarında olduğu ifade edilmektedir. 
 
Tüm bu açıklamalarda da görüldüğü gibi, devletin en tepesinden gelen, erken emekli olacaklar, ikinci işte çalışacaklar veya maliyeti şu kadardır, biz vatandaşlarımızın vergilerinden bu kadar kaynağı birilerinin erken emekli olmalarına aktaramayız gibi açıklamalar, tamamen, algı oluşturmaya yöneliktir. Kaldı ki, bu iktidarın 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe koyduğu 5510 sayılı, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) kanunu ile Emekli maaş bağlama oranları düşürüldüğü için, EYT'li her bir çalışan, sistemde kaldıkça, kendisine bağlanacak emekli maaşı düşmektedir. 
 
Tüm bu nedenlerle, yapılması gereken, biran önce yasal düzenleme yapılarak, EYT'lilerin emekli olmalarının sağlanmasıdır. İşsizliğin hızla tırmandığı ve rekor seviyede olduğu bugünlerde, yapilacak olan düzenleme ile Emekli olacak EYT'lilerden boşalacak olan, işlere, yaşça daha genç işsizler yerleşecek ve üretecekleri katma değerle, Sosyal Güvenlik sistemini finanse edeceklerdir.
 
Cumhurbaşkanının, emekli olacaklar ikinci işte çalışacaklar dermesine gelince; Sayın Cumhurbaşkanı, bilmelisiniz ki, yılların yorgunu hiçbir emekli, geçinemediği için, çalışmak zorunda kalmaktan mutlu değildir. Ancak 17 yıldır başında bulunduğunuz ve tek yetkili olduğunuz, Türkiye Cumhuriyetinin emekli yurttaşlarının aldıkları maaşlar, insanca yaşamalarına yetecek düzeyde değildir. Durum böyleyken, ülke de uygulanan en alt ücret olan, asgari ücretin 2020 lira olduğu bu ülkenin, en yetkili kişisi olarak, zaman zaman 1000 liranın altında emekli maaşı alan yok diyorsunuz. Maalesef SGK verileri öyle demiyor. Zira SGK verileri, bugün 847.683 emeklinin 1000 liranın altında, 8 milyon emeklinin ise asgari ücretin altında maaş aldığını gösteriyor. Sayın Cumhurbaşkanı, ne yazık ki bu ülke de, 1000 lira ile bir ev kirası bile ödenemiyorken, sizin 1000 lirayı çok büyük bir paraymış gibi, baz almanız ve bunun altında maaş alan yok demenizin kabul edilir bir yanı yoktur. Yapmanız gereken şey, emekli maaşlarını ülkenin yaşam koşulları ile uyumlu hale getirecek ve onların insanca yaşamalarını sağlayacak, gerçek bir intibak yasasının çıkarılmasını sağlamaktır. Böylece emekliler, ikinci işte çalışmak zorunda kalmayacak ve onlardan boşalan işlere genç insanlar yerleşeceğinden, ülkenin kanayan yarası haline gelmiş olan işsizlik sorunuda büyük ölçüde çözüme kavuşacaktır. 


Bu yazı 1146 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

DİGİTAL GAZETEMİZİ BEĞENİYORMUSUNUZ?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI